You are here:  ANA SAYFA arrow INKILAP TARİHİ arrow İNKILAPLAR arrow Atatürk Dönemi Türk-Dış Politikası (1923-1932)
Atatürk Dönemi Türk-Dış Politikası (1923-1932) PDF Yazdır E-posta

Yazar öss hazırlık   
Çarşamba, 05 Mart 2008

Atatürk Dönemi Türk-Dış Politikası (1923-1932)

 

1.Atatürk’ün Dış Politikadaki Temel İlkeleri

a) Akılcı ve gerçekçi olmak.

b) Yapıcı ve barışçı davranmak.

c) Bağımsızlığımıza ve sınırlarımıza saygı duyan devletlerle iyi ilişkiler kurmak.

d) Diğer devletlerin iç işlerine karışmamak, kendi içişlerimize karışılmasına da fırsat vermemek.

e)Devletlerarası sorunları hukuka dayalı barışçı yollardan çözmek.

f) Dış politikanın iç teşkilata uygun olmasını sağlamak.

g) Milletin hayatı tehlikede olmadıkça savaşa girmemek.

h) Millî sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı sürdürmek.

 

1923-1932 döneminde Türk dış politikasının esasını, Türk inkılâbının temel prensipleri ve Türk millî siyaset anlayışına uygun olarak Lozan’da halledilemeyen meselelerin çözümü teşkil etmiştir.Bunun yanı sıra Lozan Antlaşmasıyla ortaya konan esasların uygulanması, büyük devletlerle olan ilişkilerin normalleştirilmesi, komşularımızla dostluk ilişkilerinin kurulmaya çalışılması yine bu dönem dış politikasının temel özellikleridir.Ayrıca bu dönemde uluslararası genel gelişmeler yakından takip edilerek, içte ve dışta istikrarın sağlanmasına çalışılmıştır.

 

2.Türk-İngiliz İlişkileri (Musul Meselesi)

 

Musul, sahip olduğu zengin petrol kaynakları nedeniyle batılı devletlerin ilgisini 19.yüzyıl sonlarından itibaren çekmeye başlamıştır.Özellikle İngiltere, I.Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri’nin diğer üyelerini Musul’un kendisine verilmesi konusunda ikna etmiştir.Osmanlı’nın paylaşımını esas alan ve I.Dünya Savaşı sırasında  İtilaf Devletleri arasında yapılan gizli antlaşmalar doğrultusunda İngiltere bölgeye ilgisini sürdürerek, Musul ve çevresinde çeşitli bölücü çabalara girişmiştir. Sonuçta İngiltere, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, Türk birliklerinin kontrolünde olan Musul ve civarını Mondros Mütarekesi’nin ruhuna aykırı biçimde işgal etmiştir.Bundan sonra ise İngiltere bölgeyi elinde tutabilmek için her türlü çabayı göstermiştir.Nitekim İngiltere, Osmanlı Devleti ile imzaladığı Sevr Antlaşması ile Musul’u kurulması düşünülen Kürt Devleti’nin sınırları içine aldırmış ve konuyu kendi lehine halletmiştir. Ancak Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde başlayan Millî Mücadele hareketi, yayınladığı Misak-ı Millî’de Musul’u Türk toprağı saymış, Anadolu’da kurulan hükümet ise her platformda Sevr’i tanımadığını açıklamıştır.

 

Kazanılan zafer sonrası başlatılan Lozan Barış görüşmelerinde İngiltere’nin Musul’u bırakmamak konusundaki ısrarı sürmüş ve antlaşmanın tehlikeye girmemesi için Musul sorununun daha sonra taraflar arasında görüşmeler ile halledilmesi uygun görülmüştür.

 

Lozan Antlaşması’nın üçüncü maddesinde “Türkiye ile Irak arasındaki sınır sorununun, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde barışçı yollardan çözüleceği “ hükmü yer almaktadır. Bu hüküm gereği Türk-İngiliz görüşmeleri 1924 yılı Mayıs ayında başlamıştır. Haliç Konferansı adıyla tarihe geçen bu görüşmelerde Türkiye nüfus açısından, siyasî, tarihî, coğrafî,askerî ve stratejik nedenlere dayalı haklı gerekçelerini öne sürerek,Musul’un Türkiye’ye katılması gerektiğini savunurken,İngiltere Musul’un kendi mandaterliği altındaki  Irak’a bırakılması konusundaki ısrarını sürdürmüş ve bunun yanında Türkiye’den Hakkari’ye kadar uzanan toprak talebinde bulunmuştur. Bu durum da konferans, 5 Haziran 1924 yılında bir sonuca varmadan sona ermiştir. Lozan Antlaşması’nın Musul ile ilgili hükmü, bu görüşmelerin başarısızlığı durumunda sonucun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini öngörmektedir. Başlangıçta üyesi olmadığı, üstelik tamamen İngiliz kontrolünde olan bu organizasyondan Türkiye lehine bir karar çıkmayacağına olan inancından dolayı Türkiye Musul sorununu Milletler Cemiyetine götürmede tereddüt geçirmiş, ancak sonunda Türkiye Musul sorununun Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesine razı olmuştur.

 

Musul sorunu, Milletler Cemiyeti tarafından 30 Eylül 1924’de görüşülmeye başlanmıştır.Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan komisyon, Milletler Cemiyeti’ne “Musul’un İngiliz mandası altındaki Irak’ın bir parçası sayılması gerektiğini ve Türkiye ile Irak arasındaki sınırında Brüksel’de belirlenmiş olan çizgiden geçeceğini” bildiren kararı aldıklarını bildirmiştir. Türkiye Musul komisyonunun kararını tanımadığını, komisyonun böyle bir karar alma yetkisinin olmadığını belirtmişse de, Milletler Cemiyeti, Milletler Cemiyeti Musul Komisyonu’nun kararını benimsemiştir.Bu sırada Türkiye, Şeyh Sait isyanının bastırılması işi ile uğraşmaktadır.Musul’u geri almak için kuvvete başvurmaktan başka çare kalmamıştır. Ülke içerisinde yaşanan yeni yapılanma ve Şeyh Sait isyanı gibi iç nedenler buna imkan vermemektedir. Bu nedenle Türkiye, Misak-ı Milli’den taviz sayılabilecek bir geri adımı atmak zorunda kalmış, 5 Haziran 1926’da imzaladığı Ankara Antlaşması ile Musul’u İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakmıştır. Buna karşılık Türkiye’ye Musul petrollerinden 25 yıl süreyle % 10’ luk  hissenin verilmesi kabul edilmiştir. Ancak Türkiye aynı yıl 500.000 Sterlin karşılığında bu hisseden vazgeçmiş ve böylece Musul meselesi kapanmıştır.

 

3- Türk-Yunan İlişkileri (Etabli Meselesi)

 

Lozan Konferansı’nda Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Türklerin değiştirilmesi meselesi ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923’te bir sözleşme hazırlanmıştır. Buna göre; Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslüman Türklerin değişimi yapılacak, ancak 30 Ekim 1918’den önce İstanbul’un Belediye sınırları içinde yerleşmiş(Etabli) bulunan Rumlarla, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar yerlerinden oynatılmayacaklardır. Bu değişimi uygulamak üzere Türk, Yunan temsilcilerinden ve tarafsız üyelerden oluşan bir komisyon oluşturulmaktadır. Ancak komisyonun faaliyete geçmesinden sonra Türk ve Yunan temsilcileri arasında, yerleşmiş (Etabli) deyiminin kapsamı yüzünden anlaşmazlık çıkmıştır. Türkiye’ye göre bu deyimin anlamı Türk kanunlarına göre tayın edilecektir. Yunanistan ise Türkiye’nin bu arzusuna karşı çıkmakta, Türkiye’de daha fazla Rum bırakabilmek için 30 Ekim 1918’den önce herhangi bir şekilde İstanbul’da bulunan her Rum’un yerleşik sayılması gerektiğini ileri sürmektedir.

 

Milletlerarası Adalet Divanı’nın yaptığı yorumlarda anlaşma sağlayamayınca, Türk-Yunan ilişkileri gerginleşmiştir. Yunanistan Batı Trakya Türkleri’nin mallarına el koyarak buralara, Türkiye’den gelen Rumları yerleştirmeye başlamıştır. Buna karşılık Türkiye’de İstanbul Rumlarının mallarına el koymuştur. Gerginliğin tırmanması üzerine sorunun görüşmeler yoluyla çözümlenmesi uygun görülmüş ve taraflar arasında 1 Aralık 1926’da bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmanın uygulanması da kolay olmamıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında savaş havası esmeye başlamış, fakat Türkiye ile bir savaşın Yunanistan’a getireceği sıkıntıları göze alamayan Venizelos, tutumunu yumuşatmış, Ankara’nın da buna karşılık vermesi üzerine 10 Haziran 1930’da Ahali anlaşmazlığını çözen yeni bir antlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile doğum yerleri ve tarihleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi, etabli kapsamı içine alınmıştır. Böylece Lozan’dan beri süren bu anlaşmazlık çözümlenmiştir.

 

Yunanistan ile Türkiye arasında etabli sorunu ile bağlantılı olarak ortaya çıkan bir başka sorun da Patriklik konusudur. Lozan’da Türk temsilcilerinin Patrikliğin Türkiye dışına çıkartılması konusundaki ısrarlı istekleri Batılı ülkeler tarafından kabul edilmemiştir.Lozan’da  sadece Patriğin  siyasetle uğraşmaması konusunda sözlü bir anlaşmaya varılmıştır. 1924 yılında, boşalan Patriklik için yapılan seçimi kazanan kişinin mübadele (değişim) kapsamında yer alması üzerine Türkiye itiraz etmiş ve 1925 yılında yapılan seçim ile mübadele kapsamına girmeyen bir Patrik seçilmiştir.

 

1930’da etabli sorununun çözülmesinden sonra Türk-Yunan ilişkileri iyileşmeye başlamış ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Ekim 1930’da Türkiye’yi ziyareti sırasında, ilişkileri geliştirmek maksadıyla üç yeni antlaşma daha imzalanmıştır.1931’de İsmet İnönü’nün Yunanistan’a yaptığı iade ziyareti ile, Türk-Yunan ilişkilerinde Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışına kadar süren bir bahar dönemi yaşanmıştır.

 

4.Türk-İtalyan İlişkileri

 

Lozan’dan sonra T.C.’nin kuruluşu ile birlikte Milli Mücadele sırasındaki dostça tutumları göz önüne alınarak İtalyanlarla iyi ilişkiler kurulması yoluna gidilmiştir. İtalyanların, Milli Mücadele sırasında işgal ettikleri Türk topraklarında bir işgal gücü gibi davranmamaları, Türklere karşı dostça davranıyor görüntüsü yaratmaları 1917’de kendilerine vaat edilen İzmir’e, 1919 Paris Barış  Konferansı kararı ile Yunanlıların çıkarılmasına duydukları kırgınlıktan kaynaklanan bir durumdur. İtalyanlar Türklerin dostu oldukları görüntüsünü, sergilerken aslında Türkiye’de savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni yönetimi ekonomik açıdan kendilerine bağlı hale getirme politikası gütmüşlerdir. Ancak 1922’de İtalya’da yönetime gelen Mussolini yönetiminin yayılmacı politikasının hedefleri şekillenmeye başlayınca, Türkiye’de İtalya’ya karşı bir endişe doğmuştur.Mussolini yönetimi, Roma İmparatorluğunu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılmacılık politikasına yönelmiş, Doğu Akdeniz’i kontrolü altına almaya çalışmıştır.Bu da doğal olarak Türk-İtalyan ilişkilerinin gelişmesini olumsuz yönde etkilemiştir. 1925’de İtalya, Türkiye’nin Musul’u kurtarmak için kuvvet kullanmaya kalkışması halinde, kendilerinin de İzmir’e asker çıkaracakları tehdidini savurmuştur. 1926’da Musul sorununun Türkiye aleyhinde çözümü, Türk-İtalya ilişkilerinin değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Musul sorununun çözümünden sonra İtalya ile Tarafsızlık ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

 

Ancak 1930’dan itibaren İtalya’nın takip ettiği yayılmacı politikayı yeniden uygulamaya koyması, Türkiye’yi endişelendirmiş ve Türk-İngiliz yakınlaşmasında, İtalya’nın bu tavrı etkin olmuştur.

 

1935’de İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ikili ilişkilerde yeniden güvensizliğin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu saldırı üzerine Milletler Cemiyeti İtalya’ya karşı zorlama tedbirleri almış, barışın korunmasından yana olan Türkiye’de bu tedbirlere destek vermiştir.İtalya’nın kendisine karşı zorlama tedbirleri uygulayan ülkelerle siyasî ilişkileri keseceği tehdidi 1936-45 yılları arasında Türk-İngiliz yakınlaşmasını doğurmuş ve bu durum doğal olarak Türk-İtalyan ilişkilerinin zayıflamasına yol açmıştır.

 

5. Türk-Fransız İlişkileri

 

Fransa, daha Millî Mücadelenin devam ettiği günlerde kendi kamuoyunun da baskısıyla, Türkiye ile 20 Ekim 1921 Ankara İtilaf namesini imzalamış ve T. B. M. M Hükümeti’nin varlığını tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.Ancak Lozan Antlaşması’nın ardından Osmanlı Borçları Meselesi, Türkiye-Suriye sınırının tespiti konusu, Türkiye’deki Fransız Misyoner Okullarının durumu gibi konular iki ülke arasında çözümlenmesi gereken meseleler olarak kalmıştır. Bu nedenle bu dönemde Türk-Fransız ilişkileri bu meselelerin çözümü ekseninde gelişmiştir.

 

Bu çerçevede ilk olarak ele alınan konu, Türkiye-Suriye sınırının çizilmesi meselesidir. 1921 Ankara İtilafnamesi’nde antlaşmanın imzalanmasından bir ay sonra Türkiye-Suriye sınırını çizmek üzere bir karma komisyonun kurulması öngörülmüştü. Bu komisyon ancak 1925 Eylül’ünde kurulabilmiştir. Taraflar arasında sınır tespiti konusunda yaşanan gerginlik iki tarafın da olumlu tutumu sonucunda aşılmış, 18 Şubat 1926’da parafe edilen antlaşma ile sorun çözümlenmiştir. Ancak Fransızlar Musul sorunu çözüme kavuşturulmadan bu antlaşmayı imzalamaya yanaşmamışlardır. Musul konusunun Türkiye’nin aleyhinde çözümü kesinleşince, bu antlaşma 30 Mayıs 1926’da imzalanmıştır.İyi komşuluk  ve Dostluk Sözleşmesi adını taşıyan bu antlaşmaya göre taraflar aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümleyecekler ve taraflardan birine yöneltilen silahlı saldırıda diğeri tarafsız kalacaktır.

 

Diğer bir mesele de Türkiye’deki Fransız  misyoner okulları meselesidir. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak yabancı okullarda okutulan Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenler tarafından okutulması esasını kabul etmiştir. Fransız okulları bu yönetmeliğe uymak istememiş, bunun üzerine Fransa ve Papalık duruma müdahale etmeye kalkışmıştır. Türk Hükümeti ise sadece bu okulları kendisine muhatap aldığını belirterek, sorunu Fransız okul yöneticileri ile çözmüş ve Türkiye’nin isteklerini onlara kabul ettirmiştir.Ancak bu olay Türk-Fransız ilişkilerini zayıflatmıştır.

 

Borçlar meselesi ise daha şiddetli bir çekişmeye sebep olmuştur. Fransa, Osmanlı Devleti’nden en fazla alacağı olan ülkedir. Lozan Antlaşmasına göre Osmanlı borçlarının Türkiye tarafından ödenmesi, ödeme şeklinin taraflar arasında Lozan’dan sonra yapılacak ikili görüşmeler yoluyla belirlenmesi kararlaştırılmıştır. 1925’de toplanan komisyon  1928’de bir borç ödeme plânı yapmıştır. Fakat çok ağır bir ödeme plânı içeren bu antlaşmaya Türkiye, 1929’a kadar uyabilmiştir. 1929’da dünya ekonomik krizi patlak verince Türkiye ödeme sıkıntısı yaşamış ve Hoover moratoryumuna dayanarak ödemeyi geciktirmek istemiştir.Alacaklıların itirazı üzerine yapılan görüşmeler sonunda 1933’de Paris’te daha hafif ödeme şartları taşıyan yeni bir antlaşma imzalanmış, borçlar konusu böylelikle hal yoluna girmiştir.

 

1928’de Duyun-u Umumiye’nin tarihe karışmasından sonra Fransa ile yaşanan bir diğer sorun da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması meselesidir. Osmanlı döneminden kalan kapitülâsyonları tümüyle kaldırmaya kararlı olan T.C. Türkiye’deki Fransız işletmelerinin millileştirilmesinde ısrar etmiştir.Buna başlangıçta karşı çıkan Fransız Hükümeti, Türkiye’nin ısrarı karşısında fazla direnmemiş ve 1929’da yapılan bir antlaşma ile durumu kabullenerek, Adana-Mersin demiryolunu Türkiye’ye satmıştır.

 

Bu dönemde Türk-Fransız ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen bir başka konu da Bozkurt adlı bir Türk gemisiyle, Lotus adlı bir Fransız gemisinin 1926’da Midilli adası yakınlarında çarpışmasıyla ortaya çıkan durum üzerine başlayan Bozkurt-Lotus davasıdır.Bu davanın 1927’de Milletlerarası Adalet Divanı’nda Türkiye lehinde çözümlenmesi ile Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan gerginlik son bulmuştur.

 

1923-1932 yılları arasında Türkiye ile Fransa arasında yaşanan sorunlar küçük ve önemsiz gibi görünmekle birlikte,  bu sorunların hepsinin de temelinde Fransızların Kapitülâsyonların kaldırılmasına gösterdiği tepkinin yattığı göze çarpmaktadır.

 

6.Türkiye’nin İslam Ülkeleriyle İlişkileri

 

Türkiye bu dönemde Batılılaşma hareketleri çerçevesinde laiklik ilkesine de uygun olarak bir takım inkılâplar gerçekleştirirken, İslam alemiyle dostluk ilişkilerini de geliştirmek istemiştir. Bu istek doğrultusunda ilk önce Afganistan ile yakın ilişkiler kurulmuş, 1 Mart 1921’de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.Bu antlaşma ile iki ülke arasında ciddi bir dostluk sağlanmıştır. 1928’de bu antlaşmayı teyit eder nitelikte yeni bir Türk-Afgan Dostluk Antlaşması Ankara’da imzalanmıştır.

 

Bu dönemde Türkiye’nin kısmen aktif olarak ilişkiler içinde bulunduğu bir başka İslam ülkesi ise İran olmuştur. İran ile sınır meseleleri yüzünden Türkiye’nin sorunları vardır. Bu sıkıntılara son vermek amacıyla, iki ülke arasında 1926’da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmışsa da, bu antlaşma problemleri çözmeye yetmemiştir. Bunun üzerine 1928’de ek bir protokol imzalanarak, 1926 antlaşması daha etkin hale getirilmiştir. Nihayet 1932’de İran ile bir Dostluk Antlaşması imzalanarak, hem sınır sorunları çözülmüş hem de dostluk ilişkilerinin gelişmesi sağlanmıştır.

 

Diğer İslam ülkeleriyle ilişkileriz bu dönemde çok iyi değildir. Bunun da en önemli sebebi, Halifeliğin kaldırılmasına İslâm aleminin tepki göstermesidir. Ayrıca bu dönemde genellikle Müslüman ülkeler, Batılı devletlerin sömürgesi durumundadır. Bu nedenle Türkiye ile İslâm ülkeleri arasındaki ilişkiler, İngiltere ve Fransa’nın etkisi altında kalmıştır.

 

Ancak bu dönemde mevcut olan bu tür olumsuzluklara rağmen, Türkiye’nin İslâm ülkeleriyle ilişkileri zaman içinde gelişmiştir. Özellikle bu ülkelerde bağımsızlık mücadelelerinin başlaması sırasında, Atatürk bu mücadeleyi veren aydınlar için örnek teşkil etmiştir.

 

 

 
< Önceki   Sonraki >

ingilizce konuları

RELATIVE CLAUSE

Pazartesi, 27 Ekim 2008

  1. TANIM "Relative Clause" yapı bir isim ve o ismi tanımlayan ve isme genelde "who , which , that, where , .." gibi kelimelerle bağlanan bir tamlayandan oluşur: -...
Devamı

inkilap tarihi konuları

Genal tarih konuları

TBMMNİN AÇILIŞI ve TEPKİLER

Pazar, 03 Mayıs 2009

TBMM'NİN AÇILIŞI ve TEPKİLER 1. TBMM'nin Açılması İstanbul'un işgali ve Mebuslar Meclisi'nin dağıtılması üzerine harekete geçen Mustafa Kemal yayınladığı bir genelge ile Ankara'da olağanüstü...
+ tamamı

türkce konuları

Divan Edebiyatı

Pazartesi, 27 Ekim 2008

DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIM ·  Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir...
+ tamamı

Divan şiirinde nazım biçimleri

Pazartesi, 27 Ekim 2008

  Divan şiirinde nazım biçimleri, şekilleri belirlidir. Bu kurallar hiç değişmez. Halk şiirimizde ise nazım biçiminden çok türler vardır. Halk şiirinin...
+ tamamı

Diğer yazılar

geometri konuları